Saturday, November 22
Tuesday, November 11
Monday, November 10
Sunday, November 9
Saturday, November 8
cemal yok bu sabah
kimbilir nerde söndürdü kandili
itoğlu it
küfe küfe dolaşmıştır Allah bilir
bütün gece, o ev senin bu ev benim...
ne ki...
gelip geçiyor işte hayat
kısa günler gibi
geriye kalan bardağın dibinde
yuvarlanan o son damla
içsek de bitecek içmesek de
buharlaşıp içinden içimizden çıkıp gidecek
karışacak önce göğe
yağacak sonra bereket olup toprağa
kırışmış ellerimiz işlerde
ve ak saçlarımızda ses yaşımız
sayabilirsiniz günlerimizi sakladık saçlarımıza
fondip
şerefe yaşandı bu hayat
hepinizin şerefine!
şerefinize...
haberli değiliz birbirimizden
herkes işinde gücünde
kimi derdinde kimi aleminde
kalabalıkta da kaybolunur bazan
duymaz görmez olur
duyulmaz görülmez
bir düşüncede yapayalnız
dalar gider uzaklara kasketinin altında
bir ara bakar bir ara görür yalnızlığı
seyreder gizlice gözüne bir göz daha takıp
ışık düşen omzum ak saçlarım
armağanım
kasketim kalpağa düşmüş sarığım
sinek kaydı sakalım
telve pütür pütür dilimde
kağıdın iyisi elimde
ve bütün hayatım
yüzümde
tek söz ettirmem
enine boyuna yaşadık
kimi beraber
kimi tek
güneş bu
engel olamaz sömürü
binlerce ışır yoksul pazarcı sokaklarına
sevgi olur çocukların masum saçlarında
biraz hınzır, biraz acımasız
kaçan güneşli bir kedinin ardında akarlar hayata
yoksul oyunu böyledir, oyuncaksız
üşüseler de küçücük paltosuz
pencerelerde duman duman boru bacalar seslenir
anne gibi...ev, sıcacık
delirdi kalem son düzlükte
çatapatlar yakıyor parmaklarımı yine
izinliyiz anılardan, vira
vira kaptan, vira vira
hülyalı bir akşam iniyor o rıhtıma
sis boş anılarda bir ağızdan inleyen sözlerimiz
kırmızı yağmurluğunuzla merdivenlerden akıyor gibisiniz
bir terkediş geçiyor belli belirsiz gözlerinizden
bir özlemi özlemeye gidiş narin parmaklarınızda
ben, elimde soğuk ve üç kuruşluk şarabımla ateşin başında
yalnız
görmüyorsunuz ne aşkı, ne ateşi, ne beni
aşk tam burada, kıpkırmızı burnumla yanaklarımda
yürek haddini bilir, yetmiş yaşında
boğuluyor sesim çıkmıyor, seslenemiyorum peşinizden
oncasının üstüne bir pişmanlık da siz bırakıyorsunuz
yaşlı gözlerime
içim titriyor gençliğinize, su yarın kadar soğuk
erken bu ayrılık, olacakları yaşamadan
vazgeçmek olur mu hiç bir sert ayazda
gel otur
aşk tam burada, kıpkırmızı burnumla yanaklarımda
yürek haddini bilir, yetmiş yaşında
ağla denizler kadar, ama denizde kaybolma
bil, unutulur her acı
içinde pişmanlık olmadıkça
bebek’te kahveden bakıyorum
yağmur dökülüyor inceden
karşı kıyıda akça pakça Kanlıca
yıldızlara gömmüş başını yosma
eskilerden bana sevdalı
seyre dalmış yakamozlanan boğazı
ben yudum yudum çayımda
son dörtlükte döneniyor aklım
iki yanda Arnavutköy, Kuruçeşme
aynı önemsiz anının kahramanları
gülümsüyorum şaşkın kahveciye
gözümde o gece
vapur dolusu insanlar gelip geçiyor
insanlardan da çok duygular
kalabalık velhasıl, kalabalığım
bardak dolu yine
hem çay şimdi daha sıcak
gözümde tütüyor gözümün önünde Kanlıca
ve bir kere elini tutmadığım o yosma
komik çocuklar bulvarı, içindeyim tam ortasında
yağ alıyor bal satıyorlar bu güleç dükkanda
harc – ı alem içi, işi incik boncuk dizimi
hercai
hercai bu zamanda çocuklar
komik çocuklar bulvarı, içindeyim tam ortasında
kimi güldürür kimi ağlatır oyunlar... kimi?
çok sürmez kaçar toplar
patlar balonlar, boşver
yine kar lapa lapa, bir de selam çak kardan adama
komik çocuklar bulvarı, içindeyim tam ortasında
ne gece...ne gündüz...
aldırma
çocuk olmalı enikonu çocuk bu dünyada
sade, pür, pür neş’e...sevgili bir de
komik çocuklar bulvarı, içindeyim tam ortasında
bu sabah başka uyandım sevdam
sevdiğim bütün söz resimlerde tatlı bir düş acı
Jeanne geldi geçti mavi elbisesiyle, karlar içinde
Dali’nin ince parmakları oturmuş
başlarında beyaz bir unutuş başları
seni çizdim bu sabah gökyüzüne
dada ve kübik tek tek gözlerin
komünde gülüyor bir avuç Robespierre
bir de cumbalı evleriyle eski İstanbul
dolaşıyor sokakları
Dino’nun parmaklarında inceliyor uzuyor Güzin’in kolları
Ve Nazım’ın yaşayan saçları
sarı bir odada sapsarı Von Gogh tarlalara dalmış
kesiyor kulağını
sen Michalengelo’nun İsa’sı
ben Renoir’ın nü yası
bu sabah başka uyandım sevdam
sevdiğim bütün söz resimlerde tatlı bir düş acı
saniyelere bölünüyor kısır sözcükler kadınlı ve erkekli
pembe düşler ormanında potinleri düğümlü çocuklarız
kandırıyoruz neş’emizle şaşkınları
sevmek geliyor da içimizden dengimiz bir ağaç ardında kayıp
ne yazımız gülüyor zamanda ne hayalden oyuncaklarımız
kayboldu gitti yollar hepten girilmez yollarda
memnun değilim hedefi şaşmış saatlerin sesinden
kandırmaz neş’eli kafiyeler oyunbaz aklımızı
çeldik bir sürü masum masalla ilk ve son hayatı
alıp verdiğimiz ki nefesiniz
ne önü ne sonu, terkedilmiş yaslarımız beklediğimiz
çapraz ateş ortasında dinlenmek, uyumak sade
yağmur kokulu şu küskün boz toprakta savruluyor
fırtınamız kasırgamızla
saniyelere bölünüyor kısır sözcükler kadınlı ve erkekli
pembe düşler ormanında potinleri düğümlü çocuklarız
kandırıyoruz neş’emizle şaşkınları
cennetin kapısı çalınan açıyorum ben
ben bodrumdayım rutubetli iki göz oda
oda kırılıyor açık kapıdan sızan ışıkta, mevsimlerden yaz
yaz bitmek bilmedi geldi gitmedi, yine yaz yine yaz
yaz gözlerinden yeşil hem nasıl boynundan uzun
uzun kaldı uyku tutmayan kırık dökük şu mutsuz ruh
ruh mümkün gibi çabaladığım sanki incecik diken
diken çıkarmak istedikçe batıyor acıtıyor canımı
canımı esir almış ölümünün korkusu, saçma
saçma aşklar da ayrılıklar da ben
ben bodrumdayım rutubetli iki göz
göz bir yangın ki içinde en sıcak renkler
renkler de aldatmacası sanki cennetin
cennetin kapısı çalınan açıyorum ben
ben kendimde ölüp kendimde tekrar doğan ben
ben sebeb – i aşkı bulan giyotinde tereddütsüz kesen başımı
başımı kaldımışım kanatlarım açık apaçık
apaçık bir havada göçmen kuşlarla yanyana
yanyana bir ağız şarkılar söylüyorum cennete
cennete bırakıyorum annemi ben
ben onu teselli ettim ayın ondördüydü kendimde
kendimde kendimi istiyorum budan böyle
böyle gülmelerim olmadı ayın ondördüydü bitmeyen yaz
yaz gözlerinden yeşil hem nasıl boynundan uzun upuzun
upuzun yeter mutsuz bir ruha bahşedilen bu ikinci hayat
hayat, ben ve sebeb – i aşk
aşk adı konmamış anahtarı cennetin
cennetin kapısı çalınan açan benim
benim bugünden tezi yok göreceğim bütün düşler
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
gökkubbenin altında yedi milyarız
boy veririz içinden toprağın
ki bizim
bugün yedi milyarız ya
yarın yokuz
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
zamana değerini hem verir hem alırız
başımızın komikliğinden komik şapkalarımız
lıkır lıkır içer fıçılarda sabahlarız
ki yokuz
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
zor değilse de zor çekeriz hasreti
değmese de değer veririz aşka kendimize gibi
açarız aç topraklardan birinde işsiz aç
gökkubbenin içinde yedi milyarız
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
yol bilmez söz tutmaz aklımız
ne dahi gelmişiz ne deli gideriz
dallarda solar kurur dökülürüz birgün
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
bir omzumuz dolu hatıralarla
diğerinde yaşayacaklarımız
örgülere kılı kırk yara yara düğüm atarız
istemesek mutlu olmayı bir sevgili omuz arar bulur da ağlar
mıyız
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
evirsek çevirsek, insana vergi bu hayat
şapkadan çıkan tavşan misali hani
misalden çıkacak da çokluk belli olmaz
elli dirhem şaşkınlık
bir o kadar da esaretimiz var meraka
Cemal Süreya’ya
uzanmışız tepelere boylu boyunca
upuzun uzamış bacaklarımız
sarılmışız aşıklar gibi sımsıkı
elimizde değil içimizde kopmuş bahar
bir öpmüşüz ki sevda yalancısı alevden ağızlarımız
dahası mübalağa ancak o kadar olur öpmesi
nasıl da fıkır fıkır içimiz genciz
ay’ları doldura boşalta gülmüşüz
ne de mutluyuz ne de güçlü
sanki gün hiç bitmeyecekmiş
bitmemiş
uzanmışız tepelere boylu boyunca
upuzun uzamış bacaklarımız
uzamışız
şaka gibisin çocuk hem en güzelinden
bir anahtar deliğinden bakıyorsun gözünde tatlı merak
tüm kapılar aralanıyor kendiliğinden sen köşeden görününce
ebe der gibisin çocuk her karşılaştığına
oyun tatlıcık bu hayat keyfince oyna
gökyüzü senin için mavi
yıldızlar oyuncağın geceleri
sen yine en küçük şeyle mutlu küçük maymun
trenler sen her istasyonda binebil diye o kadar uzun
sevdiğin için aldım sana hayatı
yaşa koca adam kök söktüre söktüre
sen güldüğünce gülüyor dünya
gülün gülenebildiğince...
okul duvarlarında bilerek bıraktım ellerimi
size el etmek için siz gelip geçerken
ne uzaması kaldı ne kısalması gölgelerin
aynı saatlardeyim ne zamandır kısıldım bak kaldım
mermerinde can bulduğum o bilindik çeşmedeyim
ki bab – ı ali’den ali tarihi yokuşu dün çıktım
olmadık günden çektim demiri dümeni kırdım
sayrılıklar gün gelir gider kalmaz ilelebet akılda
dün de öldüm öleceğim yarın da
engel değil güzel gözlerin ve şu upuzun kirpiklerin
ne gavur bir sancı bu
ne ihtişamlı bu acı
ezip parçalanıyorsa derindeki yaralarınız
medet ummak boş zamandan ve mekandan
ender hikayelerden sayıp gülüp geçmeli
saygısı yok bu bayramların
ki geçmişle günü buluşturan çöpçatan bu hilafsız uzun tren
ne yaşlanmaktan alır ne genç kalmaktan gücünü
deli defterleri bu hesabını tututuğum
ne kıymet ne pahalı denklikler
mahkumlarıyız hep beraber umutların
ki hepimizindi bahar ve perşembeleri bile açan çiçekler
döndürüyor başımı alelacele keyfiyetler
alıp başaşağı ettiğimiz cüceler ki boş cepler
sallasam silkelesem hiç
bilmiyorum ne
döndürüyor başımı alelacele keyfiyetler
peşim sıra bir gölge ki yabancım değil
dokunsam okşasam hiç
bilmiyorum ne
döndürüyor başımı alelacele keyfiyetler
bir sandala dolduğumuz, deliliğimiz
dalgaları rüzgarları salsak üzerine
yuvarlasak sarssak hiç
bilmiyorum ne
döndürüyor başımı alelade keyfiyetler
safsatalarda kaybolduğumuz erenleriz ki uygunsuz çağlar
hak versem anlasam hiç
bilmiyorum ne
döndürüyor başımı alelade keyfiyetler
kibar geçirdiğimiz ergenlikler ki mutluluk kaçan gemilerde
bayrak
haykırsam paralansam hiç
bir pişmanlık izi mi ne
bilmiyorum yine de
sarı mı yeşil mi, bir düşten uyanış var sözlerde
bitmedi desem
yalvarsam ağlasam hiç
döndürüyor başımı alelade keyfiyetler
derli toplu çıkınımız omzumuzda
ışığı istif ettiğimiz yoldayız
kimi saçımızda değirmi gözler
kimi sükutumuz isyan eder
gülümseriz neye bilmeden
kabul töreni bu sonsuz bilmeceler
tozlu bir trenden geçeriz
tepeden tırnağa tren rengimiz
cemrelerle açtırdığımız çiçeklerde gizleniriz
sayfiye evleri bunlar, kışlıklarda gerçeklerimiz
duru bir su olup kalmak öylece, hem
hem, yağmurun neş’esini ummak her gece
istesek de istemesek de
gülümseriz damla damla
isyanımız süzülür yanağımızda











